Glasgow Gezi Rehberi
İskoçya seyahatimizde Edinburgh’tan 40 dakikalık tren yolculuğuyla ülkenin en kalabalık şehri olan Glasgow’a vardığımız anda buranın Edinburgh’la hiç alakası olmadığını görebilirsiniz. Edinburgh ne kadar kartpostal, tarih, düzen şehriyse Glasgow da onun tam tersi. Hatta sosyal medya içeriklerimde Edinburgh’la Glasgow’u anlatırken iki şehri, aynı ebeveynler tarafından yetiştirilmiş birbirine hiç benzemeyen iki kardeşe benzetmiştim. Edinburgh: ilk bakışta güzelliği gözünüze çarpan, akıllı, çalışkan, düzenli, herkesi kendine hayran bırakan yani neredeyse dört dörtlük büyük kardeş. Glasgow’sa dağınık hatta biraz kirli, kalabalık, daha kaotik, ağzı biraz daha bozuk ve ilk bakışta güzelliği gözünüze çarpmayacak ama biraz derinine inip, vakit geçirdiğinizde aslında hayli cool, şeytan tüyü olan o küçük kardeş olarak tanımlamıştım.
Glasgow seyahatimle ilgili Instagram’daki sabit hikayelere de buradan göz atabilirsiniz.


Toplam 3 gün geçirdiğimiz Glasgow seyahatimizin detaylarına geçmeden önce bu yazıda neler bulacaksınız onları başlıklar halinde sıralamak isterim.
✜ Glasgow Haritalı Gezi Rehberi
✜ Glasgow’a Ulaşım
✜ Glasgow’da Konaklama
✜ Glasgow Gezilecek Yerler
✜ Glasgow Yeme-İçme Önerileri
✜ Glasgow Mural Rotası
Yazıya geçmeden önce de İskoçya seyahatim için hazırladığım İskoç sanatçılardan oluşan müzik listemi de açın derim. Kimi sanatçıların ismini gördüğünüzde eminim siz de benim gibi ‘aa bu da mı İskoçmuş?’ diyeceksiniz. Listede kimler mi var? Primal Scream, Travis, Belle and Sebastian, Cocteau Twins, Boards of Canada, Mogwai, Texas, Franz Ferdinand gibi isimler sizleri bekliyor.
Glasgow’a Nasıl Gidilir?
Türkiye’den Glasgow’a direkt uçuş bulunmuyor. Biz İskoçya seyahatimize Edinburgh’tan başladığımız için Edinburgh Waverley Tren İstasyonu’ndan kalkan trenle buraya geldik. Mesafe kısa olduğu için neredeyse yarım saatte bir tren var. Tren biletlerimizi ScotRail‘ın web sitesinden satın aldık. Kişi başı gidiş dönüş 22,5£ tuttu. Biletleri web sitesinden satın alırken saat seçmiş olsak da bilet üzerinde ‘any time’ gibi bir ibare vardı. Meğer çok sık tren olduğu için saat seçseniz bile istasyona ilk yanaşan Glasgow trenine binebiliyorsunuz. Yol üzerinde de bolca tarla ve yeşillik görüyorsunuz.

Bu arada dönüş biletimiz için de aynı şey geçerliydi. Edinburgh Waverley İstasyonuna vardığımızda biletlerimizi istasyondaki otomatlardan basılı olarak aldık ve trene atladık. Trenler tertemiz, ücretsiz Wi-FI, tuvalet ve bagajınızı koyabileceğiniz alanlar var. Bu arada basılı biletlerinizi mutlaka yolculuk sonuna kadar yanınızda, kolay erişebileceğiniz bir yerde saklayın, vardığınız istasyondan çıkarken de biletinizi okutuyorsunuz ve biletinizi kontrole gelebiliyorlar. (hatta geliyorlar)
Glasgow’da Konaklama & Otel Önerisi
Glasgow çok büyük bir şehir değil ve metro çok yaygın değil, sadece belli bölgelere tren ve metro var. Biz de günümüz sayılı diye ve Glasgow’a vardığımızda bavulla çok mesafe yürümeyelim diye gara da yakın olan, merkezi bir otelde konakladık ve doğru da bir karar vermişiz. Tren istasyonuna yürüyerek 8 dakika mesafedeki Maldron Hotel fiyatı uygun, büyük bir şehir oteliydi. Odalarda duvar ve pencerelerdeki yalıtım baya iyiydi. Odamız hayli sessiz ve genişti. Baya memnun kaldık, bu arada tabi ki Glasgow Edinburgh kadar turistik bir yer olmadığı için konaklama nispeten daha uygun fiyatlı.
Ben o kadar merkezde kalmak istemem derseniz de Finnieston bölgesi bence doğru bir seçim olacaktır. Çevresinde bolca restoran, kocaman bir park ve müze var.


Glasgow’da Kaç Gün Kalınır?
Biz Glasgow’da iki gece üç gün kaldık. Bir günümüz daha olsa dolar mıydı? Kesinlikle! ama yine de bu üç günde şehrin çoğunu ve müzelerini gezdik. Bizim toplam İskoçya tatilimiz 1 hafta olduğu için 4 gün Edinburgh, 3 gün Glasgow olarak ayarladık. Bu arada şunu da eklemem gerekiyor; malum şehirde çok fazla genç olduğu için Glasgow canlı müzik ve gece hayatı anlamında çok canlı bir şehir. O yüzden özellikle seyahatimizin hafta sonunu buraya denk getirdik. Edinburgh’un sakinliğini de böylece dengelemiş olduk.
Glasgow Gezilecek Yerler


Glasgow, Clyde Nehri sayesinde tersane, gemi, ağır sanayi ve ticaretle büyümüş; bununla birlikte güçlü işçi sınıfı kültürünü gelişmiş bir şehir. Sanayinin çöküşüyle sert bir düşüş yaşasa da 1990’lardan itibaren kültür, müzik, sanat ve üniversitelerle kendini yeniden tanımlamış. İskoçya’nın en kalabalık şehri olan Glasgow’da öğrenci nüfusunun fazla olması şehri çok daha yenilikçi, canlı ve dinamik hale getirmiş. Sokaklar kalabalık, gürültülü, gece hayatı canlı ve alternatif mekanların çoğunlukta olduğu çok daha kapsayıcı bir şehir. Hatta binaların dışına zigzag yangın merdivenlerini ekleseniz, bir an kendinizi New York’ta sanabilirsiniz.
Bizi büyüleyen ve üç günde doyamadığımız şehrin, mutlaka görülmesi gereken yerleri:
✜ Glasgow University
✜ Ashton Lane
✜ Byres Road
✜ Glasgow Botanic Gardens
✜ Kelvingrove Park
✜ Hielanman’s Umbrella
✜ Argyll Arcade
✜ Buchanan Street
✜ Equestrian Statue of Duke of Wellington
✜ George Square
✜ Glasgow Cathedral
✜ Glasgow Necropolis
✜ Barras Market: Hafta sonları açık olan dev antika pazarı
✜ People’s Palace
✜ Glasgow Green
✜ The Tall Ship Glenlee
✜ Pollok Country Park: Highland sığırı görmek için adres burası
Glasgow Yeme-İçme Önerileri


Glasgow’da yediklerimizden o kadar memnun kaldık ki Edinburgh’ta hiç kötü bir yemek yemedik ama Glasgow’dakiler kesinlikle bir adım öne çıkar onlara göre. İki şehri karşılaştırmak aslında ne kadar adil olur emin değilim, Glasgow’daki seçimlerimiz belki de daha isabetliydi ama şehrin çok daha kalabalık ve göç almasından dolayı çok daha mutfakların çok daha çeşitli olduğunu söyleyebilirim.
🍤 Restoran:
✜ Sebb’s: Modern İskoç mutfağını yaratıcı dokunuşlarla sunan bir restoran. Yerel ve mevsimsel ürünlerle hazırlanan tabaklarıyla Glasgow’un yeni nesil gastronomi sahnesini deneyimlemek için ideal.
✜ Crabshakk: Deniz ürünleri denince Glasgow’da akla ilk gelen yerlerden biri. Taze yengeç, istiridye ve klasik fish & chips için samimi ama kaliteli bir durak.
✜ Ox and Finch: Paylaşımlık küçük tabaklarıyla ünlü, Michelin Bib Gourmand ödüllü modern bir restoran. Yaratıcı lezzet kombinasyonlarıyla farklı bir yemek deneyimi sunuyor.
✜ Coia’s Cafe: Aile işletmesi sıcaklığında, klasik İtalyan mutfağını temsil eden nostaljik bir mekan. Pizza, makarna ve tatlılarıyla mahalle ruhunu hissetmek isteyenler için.
✜ Mother India: Edinburgh ve Glasgow’da da şubeleri olan çok ünlü bir Hint restoranı.
✜ The Finnieston: Deniz ürünleri ve kokteylleriyle öne çıkan, şık ama rahat bir mekan. Özellikle istiridye ve İskoç viskisi eşleşmeleriyle biliniyor.
✜ Gaga Kitchen + Bar: Asya mutfağından ilham alan modern ve enerjik bir restoran. Renkli tabakları ve kokteylleriyle daha dinamik bir akşam için ideal.
✜ The Citizen Glasgow: Şık atmosferiyle klasik İskoç yemeklerini modern sunumlarla birleştiriyor. Biraz ‘coutry club house’ tarzıyla geleneksel İskoç yemeklerini burada tadabilirsiniz. Kokteylleri de güzel.
✜ The Butchershop: Et severler için Glasgow’un en iyi adreslerinden biri. İskoç sığır eti ve steak çeşitleriyle öne çıkıyor.
✜ Jinty McGuinty’s Irish Bar:
☕️🍰 Tatlı & Kahve


✜ Tantrum Doughnuts: Bu doughnut’lar hala aklımdan çıkmıyor. Hamuru yumuşacık, şekeri tam kıvamında, çikolataları, kreması, marmelatları her şeyi o kadar lezzetliydi ki.
✜ Sigl-end Garnethill: Muhteşem kahvaltı ve tatlıları var. Hatta restoranın girişinde kocaman, karşı koyamayacağınız bir tatlı stantları var.
✜ Hotel Chocolat: Kaliteli çikolatalarıyla bilinen popüler bir marka. Özellikle Binanın dışındaki ferforje tavus kuşu dikkatinizi çekecektir.
🥃🍺 Pub & Viski Bar
Burada bu aşağıdaki pub ve viski barlar için methiyeler düzmek isterdim ama inanmasınız ben pek viski sevmediğim için bunu burada yapamıyorum. Ama Highlands seyahatimde damıtım evlerini gezerek bunu değiştireceğime inanıyorum. Yaşı benden 10 yaş büyük olan bir arkadaşım ‘viski 40’tan sonra seviliyor’ demişti. 40’ımı geçtim ama hala sevemedim. Daha kırklarımın başındayım yani kim bilir?
✜ The Pot Still
✜ The Bon Accord
✜ The Gannet
✜ The Ben Nevis
✜ Laurieston Bar
✜ Lebowskis
✜ Tennent Caledonian Breweries
✜ Horseshoe Bar
✜ Drygate Bar
✜ The Clydeside Distillery
Glasgow Mural Rotası



Glasgow’u Glasgow yapan en önemli özelliklerinden biri kesinlikle muralleri. Neredeyse her köşe başında bir mural var ve bu duvar resimlerinin hiçbiri tesadüf değil. 2014’te Glasgow Belediyesi, gri ve atıl duvarları bilinçli olarak sanatçılara açıyor. Ama mesele sadece boş duvarları renklendirerek güzelleştirmek değil. Sanatçılardan Glasgow’a dair hikayeler anlatmalarını istiyor. Belki de bu yüzden Glasgow muralleri pek steril değil. Çoğu politik veya bir insanı anlatıyor. Zamanla bütün bu işleri belediye haritalandırıyor ve ortaya ‘Glasgow Mural Rotası’ çıkıyor.
Bu sahnenin en ikonik ismi ise videonun ilk karesinde eserini gördüğünüz Smug (Sam Bates) Hiper-gerçekçi portreleriyle şehrin hafızasını duvarlara taşıyor. Özellikle Smug’ın St Mungo ve Clutha Bar çalışması Glasgow için neredeyse bir sembol.
Bunun yanı sıra şehrin duvarlarında Rogue-One, Art Pistol ve Ali Wyllie gibi sanatçıların işlerine sıkça rastlayabilirsiniz.
Glasgow ’da görülmesi gereken murallere gelirsek:
🎨 Wind Power: Glasgow’un endüstriyel geçmişiyle geleceğe dair dönüşümünü aynı karede buluşturuyor.
🎨 Portrait Gallery Mural: Bir galeri duvarı gibi; şehirde yaşayan yüzleri ve karakterleri görünür kılıyor.
🎨 Honey… I Shrunk The Kids: Mizah duygusunu ve Glasgow’un kendini ciddiye almayan tarafını çok iyi yansıtıyor.
🎨 The Hand Shadow Puppets: Çocukluk, hayal gücü ve sokakla kurulan o saf ilişkiyi hatırlatıyor.
🎨 The Future is Ours: Geçmişteki sosyal değişimi yansıtan ve gençlerin güçlerine yönelik bir mesajı var.
🎨 Billy Connolly, Big Yin and Dr Connolly, I Presume?: Şehrin en sevilen figürlerinden birine yapılmış bir saygı duruşu.
🎨 Saint Mungo
🎨 The Lost Giant
🎨 Bubbles



3 Günlük Glasgow Gezi Programı
1. Gün:
- Öğle saatlerine doğru trenden iniyoruz ve otelimize giriş yapıp, bavullarımızı bıraktıktan sonra bir kahve ve tatlıya ihtiyacımız var. Gitmek için aşırı heyecanlı olduğum Tantrum Doughnuts’tayız. Cennetteyim, en az 10 çeşit doughnut var ve heyecandan neyi deneyeceğimi şaşırarak içi pastacı kremalı, üzeri çikolata ve karamelli ve crumble’lı ‘Chocolate Millionaire’ ve ‘Creme Brulee’ yi deniyoruz. Hamuru yumuşacık, içerisindeki akışkan kreması ağır değil yani tüm malzemeler için bir altın oran barındıran bir tatlıydı. Bu arada vegan seçenekleri de var, kahvesi de güzel.
- Ara sokaklardan yürüyerek dolanıyoruz. Yolda karşımıza çıkan binaların çoğu, fakülte veya yurt. Kimisi mimarisiyle dikkatimizi çekiyor. Çağdaş sanat müzesi GOMA’ya geçiyoruz. Sütunlu cephesiyle antik tapınak görünümündeki bu müze, hemen önündeki, kafasında trafik konisi olan Duke of Wellington heykeliyle de ilginizi çekecektir.
- Artık karnımız acıktı, öğle yemeği için Sebb’teyiz. Odun ateşinde pişen yemeklerin ön planda olduğu menüde: Türkiye’den lahmacun, Brezilya usulü picanha, İskoçya’dan istiridyeyi menülerinde görebilirsiniz. Menüden: ızgara ve çiğ istiridye, alabalık pastırması, kişniş ve yer fıstıklı ızgara patlıcan, bir kokteyl denedik. Yediğimiz her şeyden memnun kaldık.
- Haritamdaki işaretli murallere de bularak Glasgow’un sokaklarını keşfediyoruz. Bazı murallerin sahiciliği bizi şaşkınlığa uğratıyor. George Square, Argyll Arcade, Hielanman’s Umbrellayı’ da biz göz atıyoruz ve bir kaç plak dükkanı gezmeye karar verdik. Rubadub ve FOPP’ta uzuunca bir vakit geçiriyoruz. Plak dükkanlarından sonra biraz açık havaya çıkmak istiyoruz.
- Trene atlıyoruz ve hafta sonları açılan bir antika & bit pazarı olan ‘The Barras’a gidiyoruz. Burada ne ararsanız var hatta ne aramazsanız da o da var. hem açık havada hem de hangar içerisinde antikalar kıyafetler, mobilya, cd& plak, kaset satan bir sürü dükkan ve tezgah var. Eğer oralarda oturuyor olsam buradan kesinlikle evimi döşerdim çok orijinal parçalar var. The Barras’tan sonra Glasgow Green parkında biraz yürüyüş yapıp River Clyde’ın kenarına iniyoruz. Günler sonra akan bir suyun kenarında olmak iyi hissettiriyor. İstanbullu olduğum nasıl belli değil mi?
- Akşam yemeğinde şehrin biraz dışında yer alan GaGa Kitchen’a gidiyoruz. Bu arada buraya gitmek için bindiğimiz metroya metro demeye bin şahit lazım. Küçük bir kapsülde gidiyor gibiyiz! uzun boylu insanların kafaları tavana değiyordu. Gaga Kitchen Asya füzyon mutfağında paylaşımlı tabaklar ve kokteylleri meşhur. Mekanda yüksek sesle House çalıyordu ve yemek yerken o kadar yüksek BPM’e gerek var mıydı ondan emin değilim. ama onun dışında memnun kaldık denediklerimiz arasında: Nasi Goreng, Prown + Crab Bao ve cured scallop aldık.
2. Gün:
- Sabah güne Singl-end kafede kahvaltıyla başlıyoruz. Buranın ekmek üzeri yumurtaları ve tatlı standı inanılmaz. Bu arada yumurtalı tabakalar baya iki kişiyi doyurabilecek büyüklükteydi. Eğer tatlı da yemek isterseniz belki paylaşımlık tabaklar düşünebilirsiniz.
- Görmek için sabırsızlandığım Kelvingrove Art Gallery and Museum’dayız. Tarihi bir bina içerisindeki bu müzede; doğa, insanlık tarihi, güzel sanatlar gibi temalara ayrılmış odalarda koleksiyonlarını izleyebiliyorsunuz. İskoç sanatçıların yanı sıra Monet, Van Gogh ve Dali’nin eserlerini de görebilirsiniz. Ben müzeye bayıldım, müzedeki eserlere özellikle heyken ve resimlere bayıldım. Müzenin fuayesinde her gün saat 13:00’de kilise orguyla kısa bir konser veriliyor, yakalayın derim. Bir de müzenin doğu kanadındaki sanatçı Sophie Cave’e ait tavandan sarkan 50’den fazla kafadan oluşan ‘Floating Heads’ isimli eseri binanın tarihiyle tezat durması da beni çok etkiledi. Bu arada güzel haber müzeye giriş ücretsiz!
- Kelvingrove Park’ta kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Bizim gittiğimiz zamanki gibi eğer hava güneşliyse biraz bu parkın, ortasından akan nehrin sesinin tadını çıkarın. Parkın hemen yanındaki Glasgow Üniversitesi’ndeyiz. Daha kampüsün içerisine girmeden içimi bir kıskançlık kapladı. Binalar o kadar güzel ki, yanında böyle bir müze ve parkın olduğu böyle bir üniversitede okumak nasıl olurdu? Orada okuyanlar gerçekten çok şanslılar. Neo-gotik tarzdaki mimarisiyle Hogwart’s ta gibisiniz. Dersliklere, kütüphanesine girip çıktık, sonra orta avlusunda oturup sessizliği dinledik. Her detayına bayıldım.
- Kampüste; Gilbert Scott Binası, Memorial Chapel, Cloisters ve Hunterian Museum’u gezdik. 1807’de kurulan Hunterian Museum, İskoçya’nın en eski kamu müzesi. 18. yüzyılın ünlü anatomisti ve hekimi Dr. William Hunter’ın bilim, doğa, jeoloji, zooloji, paleontoloji alanlarındaki geniş koleksiyonlarını ve kütüphanesini yine ücretsiz gezebiliyoruz.
- Üniversiteden çıktık, yan yana bir sürü restoranın bulunduğu küçük tatlı bir sokak olan Ashton Lane’den geçip Glasgow Botanic Gardens’a geçiyoruz. Botanik bahçesinde kısa bir yürüyüşten sonra bitkiler için yapılmış camdan saray olan Kibble Palace’a giriyoruz. Bu cam sera içerisinde orkide, palmiye koleksiyonu ve tropikal yağmur ormanı bitkilerini keşfediyoruz.
- Artık karnımız acıktı. Akşam yemeği için deniz ürünleri restoranı olan Crabshakk’teyiz. Taze, mevsimsel, sade, az ve öz malzemelerle kalitenin ön planda olduğu bu restorana ba-yıl-dık. Istakoz, yerli istiridye, deniz tarağı, brokoli ve sonunda çikolatalı mousse yedik. Bu arada belirtmem gerekiyor İskoçya’da sanırım binalar eski olduğu için restoranların büyük bir havalandırma sorunu var. her girdiğiniz restorandan yemek kokarak çıkmanız garanti!
3. Gün:
- Son günümüzün sabahında bu sefer hızlı bir elde bir şeyler atıştırarak kahvaltımızı geçiştiriyoruz ve ilk durağımız Glasgow Kathedrali ve Glasgow Nekropolisi. yüzyılda inşa edilen Glasgow Cathedral, İskoçya’da Orta Çağ’dan günümüze neredeyse tamamen korunarak ulaşabilmiş nadir katedrallerden biri. Gotik mimarinin etkileyici örneklerinden biri olan bu yapı, sivri kemerleri, yüksek tavanları ve vitray pencereleriyle dikkat çekiyor. Katedral aynı zamanda şehrin kurucusu kabul edilen Saint Mungo’nun mezarına da ev sahipliği yapıyor.



- Katedralin hemen arkasındaki tepede yer alan bu Viktorya dönemi mezarlığı, aslında bir açık hava müzesi gibi. 1830’larda tasarlanan Glasgow Necropolis, Père Lachaise Cemetery’den ilham alınarak yapılmış ve bugün 50.000’den fazla kişinin mezarını barındırıyor. Heykeller, anıt mezarlar ve detaylı taş işçiliğiyle dolu bu alan, sadece bir mezarlık değil; aynı zamanda şehrin zengin tüccarlarının, sanatçılarının ve önemli figürlerinin hikayelerini anlatan bir tarih sahnesi.
Ve tepeden baktığınızda Glasgow’un en etkileyici manzaralarından biriyle karşılaşıyorsunuz. - Bir şeyler atıştırmak için hemen nekropolün altındaki şehrin en büyük bira üreticilerinden biri olan Drygate’e iniyoruz. Bir kaç bira ve kızarmış tavuk, İskoç mutfağından haggis ve mac & cheese yiyoruz.



- Buradan taksiye atlıyoruz ve hedefimiz Pollok Country Park. Hava harika parkta yürüyüş yapıyoruz. Burası baya büyük aslında bir kısmı da ormanlık alan olan bir park ve karşımıza sanırım bu tatilin en büyük sürprizlerinden biri olan Highland sığırıyla karşılaşıyoruz. Meğer burada çiftlikleri varmış, şu fotoğraftan da anlayacağınız üzere ruh hayvanımı bulmuş gibi oldum. Hayatımda daha tatlı bir hayvan görmedim, kendisini dakikalarca herkese sevdirdi ve kaşıttı.

- Parkın içerisindeki Glasgowlu Sir William Burell’in özel sanat koleksiyonu olan The Burrell Collection’a varıyoruz. Tek bir koleksiyoner tarafından oluşturulmuş en büyük ve en çeşitli koleksiyonlardan biri olan müzede, eserlerin interaktif dijital anlatımları özellikle çok keyifli. 9000’den fazla obje tarih olarak yaklaşık 6000 yıl öncesine geri gidiyor. Uzun zamandır bir müzede eserlerle bu kadar fazla etkileşime geçmemiştim. Müze binası özellikle çok etkileyici. Müzede: Edgar Degas’ın ‘The Red Ballet Skirts’ tablosunu, Auguste Rodin’in ‘The Thinker’ yani düşünen adam heykelini görebilirsiniz.



- Son akşam yemeğimizde geleneksel İskoç yemeklerini modern reçetelerle sunan şehrin kült mekanı olan The Citizen’dayız. Tavuk pâté, ve pork chop özellikle çok iyidi. Ayrıca kokteylleri de gayet güzeldi.


